Nakşibendi Hâlidiye Kolunun Şeyhi ve Halifesi İzmirin manevi büyüklerinden olan Ahmet Eğribozi Yunanistan'ın Eğriboz (Agribos) adasında dünyaya gelmiştir.
Nakşibendi Hâlidiye Kolunun Şeyhi ve Halifesi İzmirin manevi büyüklerinden olan Ahmet Eğribozi Yunanistan'ın Eğriboz (Agribos) adasında dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte on dokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. Selanik ve İstanbul'da ilk tahsilini tamamlayan Eğribozi Hazretleri, gördüğü rüya üzerine Bağdat'a giderek Nakşibendiyye yolu büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi Hazretlerinin sohbetlerinde bulunur. Bağdat'ta kaldığı bu uzun sürede seyr-i sülükünü yâni tasavvuf yolculuğunu tamamlayarak yükselir. Bir yandan da Veli, Allâme Seyyid Ubeydullah Hayderi'den ders alır. Şeyh Muhammed el-Cedid ve Şeyh Abdülgafür Hazretleriyle birlikte ders okutup talebe yetiştirir. Manevi sahadaki bu olgunlaşma süreci sonunda Mevlânâ Hâlid Hazretleri kendisine mutlak icâzet, diploma ve hilâfet verir. İcazetini aldıktan sonra bir müddet daha Bağdat'ta ikâmet eder. Halid-i Bağdadi'nin İstanbul'a irşad için gönderdiği ilk halife olan Muhammed Sâlih, görev yaptığı dergâha Hâlidiler'den[38] başkasını almadığı gerekçesiyle halifelikten 'HÂLİDİYYE-Nakşibendiyye tarikatının Hâlid o el-Bağdâdi'ye (6. 1242/1827) nispet edilen kolu. Hâlidiyye özellikle Kuzey Irak, Doğu Anadolu ve İran'ın Kürtler'in yaşadığı kuzeybatı vilâyetlerinde büyük gelişme gösterdi. alınınca yerine Abdülvehhâb es-Süsi, onun da uzaklaştırılması üzerine İzmirli Ahmed Eğribozi bu göreve getirilir. Hâlidiyye, Ahmed Eğriboz'un İstanbul halifeliğiyle bir anda Osmanlı bürokrasisinde yayıldı. Mekkizâde Mustafa Âsım ve Mehmed Refik Efendi gibi şeyhülislâmlar Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Said Paşa, Dâvud Paşa, Gürcü Necib Paşa, Nâmık Paşa, Müsâ Saffeti gibi Osmanlı devletinde görev yapmış ilim adamları, devlet erkânı bürokrat kişiler Hâlidiliğe intisap ederler.[3]? Şeyhi Mevlânâ Hâlid Hazretleri vefât ettikten sonra İzmir'e yerleşir. İzmir'de etrafına ilim ve irfan haleleri yayarak uzun yıllar âlimler, talebeler ve halk ondan feyz alır. İlim ve fazilet sahibi olan Ahmed Eğribozi, mürşid-i kâmil olduğu gibi aynı zamanda da tasavvufta yüksek derece sahibi bir kişiydi. İzmir'de irşat görevindeyken vefat eden Ahmet Eğriboz Hazretlerinin kabri İzmir'de Seyyid Mükerremeddin haziresinde bulunmaktadır. Egriboz Hazretlerinin kabir taşları maalesef ilgisizlikten nasibini almış TDV İslam Ansiklopedisi, Halidiye maddesi, Hamid Algar, cilt: 15, yıl: 1997, sayfa: 295-296 9TDV İslam Ansiklopedisi, Halidiye maddesi, c.15,1997,İstanbul, 5.297 Sokak)!? Yalıpınar Bektaşi Tekkesini kurar. Bu tekke aynı zamanda Ruhi Beyin (Beybaba'nın) kendi oturduğu evdir. İzmir Bektaşi şeyhleri arasında önemli bir sima olan Ruhi Beybaba, Yalıpınar Bektaşi tekkesini kurmadan önce “Yağhaneler'de bulunan Karadutlu Oo Bektaşi dergâhının vakfiyesinin mütevelliliğini yapmıştı.” Ruhi Beybaba, Karataş'taki Yalıpınar Tekkesindeki irşad görevini 1900 yılında vefat edene kadar sürdürdü. Daha sonra bu tekke, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar irşad görevine devam etmiştir. Yalıpınar oTekkesinin kaderini 30 Ağustos o 1925 tarihinde Vali İhsan Paşanın başkanlığında toplanan komisyon belirleyecektir. Komisyon, İzmir şehrindeki medrese ve tekke binalarının satılıncaya kadar önce vilayet hususi idaresine devrini yapar.) Komisyon Karataş Enveriye Sokağındaki Oo Yalıpınar (o Bektaşi (o tekkesinin Oo mektebe dönüştürülmesine izin verir.> Bakanlığı, Ankara, 2000, s. 520. 36. 2! Yanıkyurd, 312 Ağustos 1341. Yenigün, 9 Teşrin-ievvel 1928, Sadiye Tutsak, İzmir'de Eğitim ve Eğitimciler, Kültür Bakanlığı, Ankara, 2000, s.36. Yalıpınar Bektaşi Tekkesinin yer aldığı Enveriye Sokağı Yönetenlerin şehre yapabileceği en büyük kötülüklerden biri o şehrin hafıza kayıtlarını silmektir. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak sokak ve mahalle isimlerinin değiştirilmesi de hafıza silme olayının bir boyutunu oluşturmaktadır. Kayıtlardaki Enveriye Sokağın nerede olduğu ile ilgili sürdüğümüz izler bizi Karataş'ın üzerindeki Muratreis mahallesine götürdü. İzmir Belediyesinin 11 Şubat 1937 tarihli kararıyla değişen mahalle ve sokak adlarının günümüz sokaklarıyla karşılaştırmasının yapıldığı çizelgeye ulaştık. Enveriye Sokak bugünkü 281 Sokak ile bir kısmı 307 Sokakta kalan kısımdı. Ticaret Basımevi, İzmir, 1937, s.26. Tire'nin en eski ve büyük tekkelerinden biri de Arappınarı Bektaşi Tekkesidir. Derekahve namıyla bilinen mahallin güney kısmında sırtını Güme Dağı eteklerine yaslamış olan tekke akarsu ve yeşillikler içindedir. Baba Sultan ve Horasanlı Halil İbrahim Baba isimleriyle de tanınan tekke aynı zamanda tarihi kaynaklarda Asitane olarak da tanımlanır. Arappınarı Tekkesinin ilk kayıtlardaki postnişini Abdal Musa Sultan'ın halifelerinden Halil İbrahim Babadır. Bektaşiliğin bölgedeki Asitanesi hükmündeki Arappınarı Tekkesi Ünlü seyyah Evliya Çelebi 1671 tarihinde Tire'ye yaptığı seyahatinde bu tekke hakkında şöyle demektedir. “Bu şehir içinde yetmiş tarikat tekkesi vardır. Hepsinden ulu dergâh, şehrin güneyindeki gül bahçesi içerisindeki Arappınarı Tekkesidir ki, şehre ve ovaya bakan güzel bir asithanesi vardır. Şeyhi İbrahim Efendi Hazretleridir ki, kişiye şeref veren sohbetleriyle karşılandık, elini öptük, hayır duasını aldık. Bir gece misafirleri olup tevhid ve padişahlara yaraşır şekilde görüp sabaha kadar can sohbeti eyledik. Büyük asithanedir. Geliri ve gideri çoktur. Vakıfları çok fazladır. Hatta tekkenin ensesindeki dağlardaki bağlar bu tekkeye aittir. Fakir görmüştür ki sulu üzümleri kırk günde olur. Ve hâlâ tekkede ikiyüzü aşkın yoksul yaşar. Tekke mutfağının nimeti başa kakılmaksızın yenilir. Yoksullar “Ya Rezzak? ve “Ya Mümin? esması çekerler. Diğer köy ve kasabalarda da yirmi bini aşkın müridi vardır. Bu tekke ve etrafında yetmiş seksen evli fakirhaneleri, bağ ve gül bahçesi, kuşların içinde uçuştuğu lale bahçesi, kuşların binbir feryadıyla âşıkların bıkmış olduğu ibret verici bir asithanedir. Nice tekkeler dahi vardır ama bu kadarıyla yetindik.” Çelebi'nin aktarımlarından öğrendiğimize göre tekkede 200 kişi hizmet vermekte ve yakınında 70-80 odalı fakirhane bulunmaktadır. Tekkenin akarları anlamında en büyük geliri dere kenarındaki odeğirmenlerin teşkil ettiğini sicil defterleri kayıtlarından görebilmekteyiz. Bugün Tire Belediyesi tarafından restorasyonu yapılıp mesire alanı olarak kullanılan tekkenin içinde bir hazire ve türbe bulunmaktadır. Türbe ve içindeki üç mezar günümüze kadar ulaşabilmiştir. Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırılmasının ardından Bektaşilik de bir dönem yasaklanır.1826 yılında II. Mahmut tarafından çıkartılan fermanla tekke faaliyetlerine son verilmiştir. Tire'de bulunan Arappınarı Tekkesi de bu yasaktan etkilenir. Hükümet tarafından bütün mal varlıklarına el konulur. Sultan 2. Abdülhamid döneminde yeniden açılarak faaliyete geçirilmiştir. Bölgenin en büyük Bektaşi tekkesi olma özelliğini koruyan “Kent ve Seyyah, Evliya Çelebi'nin Gözüyle İzmir ve Çevresi- (Haz. Abdullah Temizkan, Mertcan Akan) Ege Üniversitesi Yayınları, 2013, C.1,s.120. Arappınarı 1897 yılında Girit adasında yaşayan Yunan zulmünden kaçan dervişlere de kucak açmıştır. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine mal varlıklarına el konularak önce Evkaf sonra da Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiştir. Tekkenin konumlandığı yerden yaklaşık 50-60 metre güneydoğu istikametinde tekkenin haziresi bulunmaktadır. Hazirenin hemen batı kısmında selvi ağaçlarının arasında kalan türbe bulunmaktadır. Üst örtüleri zamanla yıkılsa da orjinalliğini koruyarak günümüze kadar gelen türbenin içinde Horasanlı Halil İbrahim Baba, 17. yüzyıl şeyhi Halil İbrahim Baba ile 19. yüzyılın tanınmış şeyhlerinden Hacıkırzade Hüsnü Baba bulunmaktadır. Tire'nin 1308 yılında Emir Sasa Bey tarafından fethi sürecinde ordu kumandanlarından, aynı zamanda Sasa Beyin silah arkadaşı Emir Yayla Bey tarafından 14.yüzyılın başında inşa edilmiştir. Başlangıçta bir zaviye olarak tesis edilen yapı mescit ve mahalle arasında Bektaşi zaviyesi olarak Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar fonksiyonunu icra etmiştir. Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu sonrası kaderine terk edilmiştir. Bugün hâlâ ismini ve cismini koruyup zamana meydan okuyarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Mülkiyeti özel şahıslardaki tarihi zaviye restore edileceği günü bekliyor. 14. yüzyılın sonlarına doğru kendi adına bir vakıf oluşturulan Yayla Fakıh için 1530 yılı Defter-i Hakani kayıtlarında vakıf olarak 2 dükkân ve 5 bin akçelik gelir bırakıldığı | belirtilmiştir. Aynı yıl Osmanlı Tapu Tahrir Defterlerinde tamir eden Ketencizade Hacı Muhiddin isimli hayırsever tarafından 5950 akçe vakfedildiği kaydı da bulunmaktadır.” Zaviyenin 1840 vakıf muhasebe kayıtlarında ise gelir ve giderleri gösterilmiş, arazi ve bağlarından söz edilmiştir. daha sonra da satışa çıkartılarak özel şahıslara satılmıştır. Bugün Tire Belediyesi tarafından istimlakı yapılan yapı bölgedeki en eski Bektaşi zaviyesi olarak aslına uygun şekilde restora edilmeyi bekliyor. >A.Munis Armağan, Tire'de Camiler ve Mescidler, 2015,5.64. Hasan Çelebi ya da mütevellisi Neslihanzadeler ailesinden dolayı Neslihan Zaviyesi olarak bilinmektedir. Erken dönem Tire şehrinin Bektaşi zavilerindendir. Banisi Hasan Çelebi'ye ithafen adlandırılmıştır. Tire müzesindeki mezar kitabesine göre 1527 tarihinde vefat eden Hasan Çelebi'nin muhtemelen 16. yüzyılın başında bu zaviyeyi yaptırdığı düşünülebilir. Yapı tarihi kaynakların bazısında Hasan Çelebi bazısında da babası Seferşah adıyla geçmektedir. Hemen yanında muaalimhanesi de bulunan zaviyenin 1523 tarihli vakfiyesi bulunmaktadır. Bu vakfiyeye göre Birgi Süleymanlı Köyünde bir hamam, Tire'de 70 dönüm arazi, bağlar ve dükkânlarla zengin vakıflara sahiptir. Günümüzde mescit olarak da kullanılan zaviye Tire araştırmalarıyla bilinen A.Munis Armağan'a göre Bektaşi Tekkesidir. 76 > A.ge. 5.186. Anadolu'nun İslamla müşerref olması için Orta Asya'dan gönderilen, halk arasında kısaca Horasaniler diye tanınan grubun içinde yer alan “Ali Baba” ya da “Ahi Baba” Küçükmenderes ve Bozdağ bölgelerinde etkin olmuş alperenlerdendir. Hacı Bektaş Velâyetname'sinde de adına rastlanılmaktadır. Batı Anadolu'daki ahi şehir yapısı içinde önemli yeri olan Tire'nin “Beylikler döneminde özellikle zengin aşiret ve boy yerleşmesinin Tire'ye kültürel zenginlik, düşünce ve inanç özgürlüğü gibi temel boyutlar kazandırmış olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Çok yönlü aşiret yerleşimleri içinde kültürel transferler zamanla üretimde, sanatta ve düşüncede yeni boyutlara ulaşmış, bu kültürün öncüsü olmuştur. Ali Baba ve Hasan Baba türbeleri günümüze kadar gelen Anadolu'nun sayılı Bektaşi dergâhlarından biridir. Dışarıdan göçen dervişlerden özellikle Ali Han Sultan, Buğday Dede ve Hacı Bektaş Veli'nin arkadaşı Bahaddin Sultan'ın oğlu gibi dervişlerle beraber Ali Baba yalnız Tire'nin değil bölgenin önemli adlarındandır.” Doğum ve ölüm tarihi bilinmese de 14. yüzyıl tüm tarihçilerin üzerinde durduğu bir tarihlemedir. Tarihçilerin yaptığı bu kayıt 1530 tarihli Defter-i Hakani kayıtlarıyla örtüşmektedir. Hacı Bektaşi Veli Velâyetname'si ile de ilk fetih ve yerleşim döneminde adı bölgede bilinmektedir. Bu belgede “Vakıf-ı Zaviye-i Ahi Baba der nefsi Fota der karye-i Umurlu” ifadeleriyle Ahi Babanın Fota ve Umurlu'da zaviyelerinin olduğu belirtilmektedir. Dönemin vakıf kayıtlarında ismi “Ahi Baba” olarak geçen Ali Babanın babasının Bahattin Sultan olduğu ve Hacı Bektaş Veli'nin arkadaşı olduğu bilinmektedir. Ahi Babanın Tire'nin Fata(Gökçen) ve Yegenli, Alaşehir'in Tahtacı, Zeytinli ve Marmara köylerinde zaviyeleri vasıtasıyla bölgede etkinlik alanını geniş tutuğu anlaşılmaktadır.?” Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde Ali Babadan bahisle müfessir ve muhaddis olduğu kaydını düştüğü tanımlamasında şöyle denilmektedir. “Hacı Köyünde Ali Baba ve Molla Arap Hazretleri dahi bütün fen ilimlerini okumuş; tefsircilerin, hadisçilerin ve yazarların ulu sultanıdır. Öyle ki ilm-i ledünde dahi anlamlar denizinin eşi benzeri olmayan dalgıcıdır.”28 Horasanlı Ali Baba Tekkesi, Tire'nin güneydoğusunda ve şehrin dış kısmında yer almakta olup ovaya bakan hâkim bir tepe üzerine inşa edilmiştir. Bektaşilik üzerine otorite kabul edilen Bedri Noyan “Bütün Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik” isimli eserinde Horasanlı Ali Babanın dervişleriyle birlikte Girit'in fethinde bulunduğu, Girit seferi öncesinde de Tire'ye gelerek bugünkü tekkeyi kurduğu iddiasına yer vermektedir. Yine Horasanlı Ali Babanın mezarının ön tarafındaki büyük kara servi ağacını da kendisinin diktiği rivayet edilmektedir. Ön tarafındaki küçük serviyi ise tekkenin son postnişini, yüzbaşı emeklisi Arnavut Kazım Babanın 1905 yılında diktiği ifade belirtilmektedir. On dokuzuncu yüzyılın hemen başında Osmanlı arşiv kayıtlarında Tire Kazasının Hacı köyünde kayıtlı görünen tekkeye Hacı Bektaş Veli Asitanesinin seccadenişini Esseyyid Feyzullah Efendinin teklifi, şeyhülislam Mehmet Ataullah Efendinin işaretiyle atanır. Matbaası, Tire, s.306. Abdullah Temizkan) Ege Üniversitesi Yayınları, 2013, C.1, s.120. Ali Baba Tekkesi Anadolu'da kırsalda ayakta kalabilen ender tekkelerden biridir. Bektaşi Tekkesi için de kader yılıdır. 11. Mahmud'un fermanıyla Bektaşilik yasaklanırken türbeleri yıkılır, mal varlıklarına el konulur. Bu süreçte Horasanlı Ali Baba Tekkesi de incelemeye alınır. Yapılan incelemede Bektaşi tekkesi değil Kadiri tekkesi olduğu, tekke şeyhi Hafız Hüseyin Efendinin Ayasofya Camiinin birinci imamı olduğu belirtilerek yapılan incelemeden kurtulur. Aynı zamanda tekkenin gelirlerinin de Ali Baba Türbesi ile Tire'deki Hocazade Mektebinin tamirine ayrıldığı, tekke ilim talebesi ve ehl-i sünnet dervişlerin idaresine bırakılır. Böylece Ali Baba tekkesinin mal varlıkları vakıf olarak 1826 yılından sonra da devam eder. Tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu sonrası Horasanlı Ali Baba Tekkesi yine özel bir kanunla korunur. Ali Babanın bugünkü tekke/zaviyesi şekil bakımından bütün hoyratlıklara inat ayakta kalabilen kırsal kesimdeki ender zaviyelere güzel bir örnek teşkil etmektedir. Tire halkının Soğan Dede olarak bildiği Şeyh Sücaeddin tarafından erken dönemde yaptırılan Bektaşi tekkelerinden biridir. Osmanlı arşiv kayıt bilgilerinde ismi Şeyh Sücaeddin” olarak geçen tekke önemli Bektaşi tekkeleri arasında gösterilirken Hacı Bektaş Veli Tekkesi postnişini Bektaş'ın arzıyla Abdurrahman Halife atanır. Kurt Baba ya da Soğan Dede fetih sürecinde Batı Anadolu'da etkin bir kimliğin adıdır. “Tire kazasında ka'in Kurt Baba Tekkesi kasaba-i mezkür derununda Rum mahallesinde” ibaresiyle kaydı düşülmüştür. Osmanlı döneminde Rum Mahallesi olarak bilinen bugünkü Kurtuluş Mahallesi hudutları içindedir. 1826 yılında tüm Bektaşi tekkelerinin yıktırılıp mallarına el konulma sürecini yaşayan tekke o yıllarda yıktırılır. Kırkiki kalemden meydana gelen akarlar 4.865 dönüm arazi, tarla ve zeytin bahçesi, 3400 kuruş kira geliri, 12 kıta bahçe,174 kuruş kira gelirli 4 bab dükkân, 1243 kuruş gelirli 30 bab menzile El konulan bu emlak ve akarlara ilaveten tekkenin Mercan Kırı ve Kız Kuyusu mevkiinde 48 dönümlük arazisine de 1827- Bugün Tire merkez çarşıda Çatal Pazarı Geçidi Sokağının başındaki eski adı Ergenokon olan pasajın baş kısmındaki Soğan Dede Türbesi bir makam türbesidir. ” BOA, C.EV, 2537/3149 Mevlevilik, Mevlana Celaleddin Rumi'nin oğlu Sultan Veled tarafından Mevlana'nın vefatından sonra XIII. yüzyılda Konya'da kurulan, temeli Mevlana'nın görüşlerine dayanan bir tarikattır. Mevlevi tarikatının başına “çelebi” denir. Çelebiler, Mevlana'nın torunları arasından seçilirdi. Konya'da içinde Mevlana'nın türbesi olan mevlevihanede otururdu. Osmanlı İmparatorluğunun birçok şehrinde Mevlevihaneler vardı. Mevlevihanede 1001 günlük çileyi dolduranlara “dede”, bu dedelerin arasından seçilen Mevlevihane başına da “şeyh” denirdi. Bu tarikatın en ilgi çekici tarafı ayinleridir. Mevlevi ayinleri halka açık olurdu. Bir saz heyeti eşliğinde yapılan ayinlerde Mevlevi dervişleri “sema” denen dansı yaparak dönerlerdi. Ayinler bir saatten fazla sürerdi. Mevlevi ayinleri müzikli olduğu için birçok bestekârın (o yetişmesine (o vesile oolmuş; oyüzyıllarca bir konservatuvar vazifesi gören Mevlevihanelerde Tasavvuf müziği en parlak devrini yaşamıştır. Anadolu'daki yaygın tarikatlardan biri sayılan Mevlevilik, Allah ile kâinatın birliği görüşüne dayanır. Yaratıcı, yarattığı kâinatta görünüş (tecelli) alanına çıkar. Kâinatta var olmak, Yaratıcının bir görünüşüdür. Gerçek varlık Allah'tır. Her şey Allah'tan gelir, sonunda gene O'na dönecektir. Yaratıcı, bir bütünlük içinde kâinatı kuşatır. O'ndan başka varlık yoktur. Mevleviliğin benimsediği ve Mevlana'nın eserlerinde dile gelen bu anlayış yeni değildir; varlık birliği (vahdet-i vücut) görüşüne dayanır. Ege ve İzmir'in manevi hayatının şekillendiği mekânlardan biri olan İzmir Mevlevihanesi her ne kadar 19. yüzyılda açılmış olsa da 1368 yılında Manisa, 1426 yılında Tire Mevlevihanesi ile bölge Mevlevi kültürüyle erken dönemde tanışmıştır. Özellikle beylik döneminde Aydınoğlu Beyliğinin kurucusu Mehmet Beyin Mevlevi oluşu beyliğin hüküm sürdüğü alanlarda Mevlevi tarikatını hâkim tarikat kılmıştır. Tire Mevlevihanesinin Osmanlı döneminde resmi olarak faaliyete geçmesi bölgedeki Mevleviliğin yayılmasına da katkı sağlamıştır. İzmir'in 1850 tarihinden sonra ekonomisindeki gelişmelerle ticaret merkezi olarak cazibe oluşturması, nüfus yoğunluğunun giderek artışı gibi sebeplerle İzmir merkezde Mevleviliğe ilgi artmıştır. İzmir Mevlevihanesinin kurulmasıyla ilgili ilk arşiv evrakı Valiliğince Evkaf-ı Humayun Nezaretine (Vakıflar Bakanlığı) yazılan dilekçede “Evkaf-ı Humayun Nezaretine İzmirli Şeyh Hafız Halil Efendinin yeniden inşaa edeceği Mevlevihane'nin iki kıta medrese arsası üzerine yaptırılması istizarına dair Aydın Valisi Devletlü Paşa hazretleri tarafından varid olan tahrirat ve melfuf mazbata (ekli mazbata) ve arzuhal manzur-u saadetleri olmak üzere leffen gönderildiği beyanıyla tezkire”! ifade edilmektedir. şeklinde Bu tezkirede yer alan “iki kıta medrese arsası” ifadesinden “Bu arazide daha önce Vakıflara bağlı hizmet veren bir medresenin olduğu, zamanla medresenin atıl kalmasından Mevlevi dergâhı için buranın en uygun yer olarak görüldüğü anlaşılmaktadır.”32 İzmir Mevlevihanesi 1850 yılında Sultan Abdülmecid'in yardımıyla o zaman için şehrin en güzel yeri olan Namazgah'da kurulur. “Mevlevihânenin kurucu şeyhi Halil Âkif Dede'dir yaşında hâfız olur. 18 yaşında kıraat ilminde icâzet alır. 35 yaşında Nakşıbendi tarikatine girer. Güzel kıraati ve müsiki yeteneğinin onu Mevlevilik'e yönelttiği düşünülebilir. Bu sebeple İstanbul'a gider, Yenikapı Mevlevihânesinde Osman Selâhaddin Dedenin yanında çile çıkarır. İzmir'e döner... 38 senelik şeyhlikten sonra 1305/1888”de vefat eder. Dergâhın semâhanesine defnedilir.”33 İzmir Mevlevihanesinin ikinci şeyhi Şeyh Nureddin Efendi de otuz iki yıl postnişin olarak görev yapar. Sultan Abdülhamid ve Meşrütiyet devirlerinde şeyhlik görevi dışında şair, bestekâr, fikir ve sanat adamı olarak da dikkati çeker. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin yasaklanması üzerine Mevlevihane kapatılır ve daha sonraki dönemlerde kaderine terk edilerek tarih sahnesinden silinir. Bugün Namazgâh Dibekbaşı mevkiinde 806 Sokak ile 974 Sokağın birleştiği noktada boş bir arsa olarak özel sektöre satılan Mevlevihaneden geriye hatıralarda ney ve zikir sesleri kalmıştır. Mevlevihanenin ikinci şeyhi Nureddin Dedenin küçük oğlu Mustafa Hayreddin İndelen kendisiyle yapılan bir mülakatta Mevlevihanenin yerini şöyle tarif etmektedir. “Mevlevi Dergâhı, İkiçeşmelik semtinin üst taraflarında Yangın yokuşunu çıkınca Dibekbaşı'ndaydı.”3* “Ünal Şenel, Türk Kültür ve Sanat Derneği Dergisi,28.09.1992 e YON MN yak ikazi a sek iz beri > MEİN SE KRA , A az A.J MKT.MHM.00022.00038.001 Osmanlı Arşivindeki İzmir Mevlevihanesinin kurulmasıyla ilgili ilk evrak Ze di İzmir Mevlevihanesi bölgede en son kurulan Mevlevihanelerden birisidir. planlarındaki kültür varlıkları haritası. 5Dr.H. Gökhan Kutlu, Agora, Kadifekale, Birinci ve İkinci Derecedeki Konut Belgeleri Operasyon Planları, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir, 2015,S.58. İlhan Pınar Mevlevihanenin konumu hakkında şöyle söylemektedir. “Önemli bir kavşak. Patlıcanlı Yokuşunun başı ve bir zamanların İzmir Mevlevilerinin sema döndükleri ve yabancı seyyahların özellikle bu törenleri izlemek için geldikleri İzmir Mevlevihanesinin bulunduğu yer. Benim çocukluğumun ve benden önceki çocukluğu burada geçenlerin uçurtma uçurup oyun oynadıkları meşhur tekke, 974, 806 ve 803 numaralı Sokakların kesişme noktası.”3“ Naci Gündem çocukluk yılları hatıralarında İzmir Mevlevihanesinin mekânını da zikretmektedir. “Bize gelince; harp kıymetini çoktan kaybetmiş küçük yeni kalemizden, zırhlılara cevap verecek topumuz olmadığı için mukabele edilmemiş, bundan cesaret alan düşman da sahillerimize istediği kadar sokulabilmişti. Hakikaten akşamları mektepten çıkınca yüksek mahallelerden bombardımanı seyretmek biz çocuklar için garip bir heyecana vesilesi olmuştu. Gemilerden atılan güller karaya rastlayınca siyah ve denize rastlayınca beyaz renkte minare boyu sütunlar meydana getiriyorlardı. Epey uzun süren bu bombardımanı, fırsat buldukça Kadifekale'nin alt taraflarından Kireçlikaya, Şavlaka tabir ettikleri yerlerden bazen de o civara yakın Mevlevi Tekkesi incirliğinden seyrederdik. -Burası şimdi tamamen evlerle dolmuştu.- Bu gürültü arasında -çocukluk bu ya!- o zamanın kıymetli oyuncaklarından sayılan hava tazyikiyle saçma atan tüfeklerimizle, incir ağaçlarına koyduğumuz hedeflere nişan alıp vurmak ne büyük zevkimizdi... Bombardımanı seyrederken bu işimizi de ihmal etmezdik.”37 3İlhan Pınar, Saklı Mazi, Dibekbaşı-Kireçlikaya, Heyamola Yayınları, 2011, İstanbul, s.23 , , 2012, s.25 İzmir Mevlevihanesi ile ilgili tek resim İlhan Pınar'ın arşivinde bulunan bu resimdir.?9 KG KN KN ll a / arşive geçen “Plan de Smyrne”de (Plan 2) Mevlevihane çok açık bir şekilde görülmektedir.?? a &, ? Bölgede çocukluğu geçenlerden biri de Nedim Ersoy. İlhan Pınar'ın eserinde halkın Tekkebağı olarak da isimlendirdiği yer için Ersoy şöyle demektedir. “Mevlevihane orası. İzmir Mevlevihanesi, Mevlevilerin dergâhı. Sonra halk arasında tekke diye yer etmiş, kalmış. Onlar Tekkebağı dermiş.” » Mustafa Üzel, İzmir Mevlevihanesi, Ankara, 2018, s.31 nim Lİ i / e 4 YANAL AN f İ arşive geçen “Plan de Smyrne” de (Plan 2) Mevlevihane ve çevresi. İzmir araştırmaları ile öne çıkan İlhan Pınar İzmir Mevlevihanesi ile ilgili olarak çocukluk yıllarının geçtiği, aynı zamanda Mevlevihanenin de bulunduğu Dibekbaşı, Kireçlikaya ile ilgi hatıralarında o yıllarda yıkılıp boş bir arsa haline dönüşen mekân ile ilgili olarak “Benim için üzerinde bilgi edindiğim zaman beni en çok etkileyen mekânlardan birisi (tekke) olmuştur. Naci Gündem için olduğu kadar benim ve çocukluk arkadaşlarım için adı sadece oyun alanı olarak Tekke idi. Başka da bir mana ve Sl önemi yoktu. Konuyla ilgili ilk soru işaretleri Baedeker'in 1905 İzmir Planında üç tekkeye yer verildiğini gördüğümde takılmaya başlamıştı. Bunlardan bir tanesi Emir Sultan Türbesi, diğeri Namazgâh'ta bulunan Namazgâh hamamının bitişiğinde bir tekke ve henüz daha yukarıda bir yerleşimin olmadığı bugün tekke olarak bildiğimiz yer. Planda tekkenin çevresindeki hazireye de yer verilmiş. Bu mezarlığın ve tekkenin ortadan kaldırılmasıyla İzmirin ( belleğinin Oönemli bir kısmının silindiğini düşünüyorum”?! derken aslında çocukluğunun geçtiği bu önemli mekânın kendisi için oyun alanı, Naci Gündem için İzmir'in yıllarda bisiklet kiralayan Muzaffer Amca ve oğlu Ahmet için kiraya verilen bisikletlerin gidiş ve dönüş noktası olduğunu ifade eder. “'İlhan Pınar, Saklı Mazi, Dibekbaşı-Kireçlikaya, Heyamola Yayınları, 2011, İstanbul, s.17 Tire'de zâviyeleri ve halifeleri bulunan Mevlevi tarikatı” bölgede oldukça etkindir. Mevleviler, Aydınoğulları devrinde zengin olan bölgeye halifeler göndererek zâviyeler açmışlardır. Mevleviliğin en faal olduğu zaman Il. Murad dönemine rastlamaktadır ki bu aynı zamanda Tire'nin de Osmanlı hâkimiyetine geçtiği dönemdir.” Osmanlı Devletiy ile yakın ilgi kuran Mevleviler devletin de desteğiyle geniş Osmanlı topraklarında (Mevlevi ozâviyeleri kurarak (o faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır. Padişahlar ve beyler Hz. Mevlânâ ve ailesine daima sevgi ve hürmet göstermişlerdir. Aydın Sancak Beyi olan Yahşi Bey de bir Mevlana hayranıdır ve Tire'de Yeşil İmaret Zâviyesini inşa ettirmiştir. Yahşi Bey Ovası adıyla anılan geniş bir arazinin ve yüz yirmi yedi adet dükkânın gelirlerini Mevlevihaneye vakfetmiştir. Mevlevi Zâviyesi Tire merkez çarşısının oluşumunda öncü olduğu gibi etrafına hanlar, hamamlar ve imaretler yapılmıştır.“ Mevlevi Şeyhleri ve dervişleri mevcut olan siyasi ve içtimai nizamın korunmasına ve merkezi hükümetin otoritesinin devamına çalışarak siyasi dini isyanlardan daima uzak kalmışlardır.” Manevi hayatın şekillendiği mekânlardan biri olan Tire Mevlevihanesi ile bölge Mevlevi kültürüyle erken dönemde tanışmıştır. Özellikle beylik döneminde Aydınoğlu Beyliğinin Mevlevihaneler ve Her Mevlevi'nin Bilmesi Gereken İki Dua”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmalar Dergisi, Konya 1996, s. 14. “Mehmet Demirci, İzmir ve Tire Mevlevihaneleri, http://www.mehmetdemirci.org/izmir-ve-tire-mevlevihaneleri/, (erişim tarihi 9 Nisan 2017). Kahramanmaraş 2009, s. 155. kurucusu Mehmet Beyin Mevlevi oluşu beyliğin hüküm sürdüğü alanlarda onu hâkim tarikat kılmıştır. Tire Mevlevihanesinin Osmanlı döneminde resmi olarak faaliyete geçmesi bölgedeki Mevleviliğin yayılmasına da katkı sağlamıştır. Tire Mevlevihanesi olarak uzun yıllar hizmet veren Halil Yahşi Bey Cami/Zaviyesi Beylik dönemi kumandanlarından Emir Muhiddin Bey tarafından 16. yüzyılın başlarında yaptırılan Kazir Mevlevihanesi, Yeşil İmaret'ten sonra üçüncü büyük mevlevihanedir. Bir külliye görünümündeki zaviyede medrese, çeşme, imarethane ve hazire bulunmaktadır. Kazir Mevlevihanesi farklı kaynaklarda Kadızade, Kazirzade, Veled-i Kadı, İbn-i Kadı, İbn-i Gazi gibi isimlerle de anılmaktadır. Tire”deki birçok zaviye gibi burası da zaman içinde camiye dönüştürülür. Kazırzadeye ait zengin vakıf kayıtlarına rastlanır. Tire çarşısında sıralarda yeralır. 1860 ve 2005 yıllarında restorasyon çalışmalarına geçirilir. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar cami ve Mevlevihane bütünlüğünü muhafaza etmiştir. Tekke ve zaviyelerin kapatılıp mal varlıklarına el konulmasından sonraki süreçte zengin vakıf akarları Evkaf Bakanlığına devredilmiş, bir kısmı da özel sektöre satılmıştır. Tire büyük yangını olarak bilinen 1919 senesinde Tire Mevlevihanesinin zarar görmesi üzerine Cazir Mevlevihanesi aynı zamanda Tire Mevlevihanesine Cuma günleri ayin (zikir) için açılmıştır.” Ankara ahilerinden Hüsameddin tarafından zaviye olarak yaptırılan Hüsameddin Camii çarşı içinde Mevlevliğin bir başka dergâhı olarak kullanılmıştır. Osmanlı arşiv belgelerinde Gön Pazarı Camii, Hasır Pazarı Camii, Balık Pazarı Camii olarak da geçen zaviye Aydınoğlu Beyliği son dönem eserleri arasında gösterilmektedir. Kendine ait vakfiyesi de bulunan zaviye şehrin diğer zaviyeleri gibi zaman içerisinde dönüşüm geçirerek camiye çevrilmiştir. Anadolu'nun ahi yapılanmasında Hüsameddin ismi Ahi Evran'dan sonra önemli bir yere sahiptir. 1948-1959 yıllarında iki büyük restorasyon geçiren zaviye/cami çarşı içindeki ahi esnafının dini ihtiyaçlarını karşılayan Mevlevi zaviyesi olarak tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununun çıktığı 1926 yılına kadar faaliyetine devam etmiştir. Bu tarihte bedesten ve zaviyenin altındaki dükkânları ile 58 dönümlük tarlayla birlikte vakıf gelirlerine el konularak satışa çıkartılmıştır. “ Süleyman Ergüner, Mevlevi Müsikisi ve Osmanlı Dönemimine Etkisi, 1. Uluslararası Tarihte Anadolu Müziği ve Çalgıları Sempozyumu, Kültür Bakanlığı Yayınları, s.89-90 in a i Ni i iie 20. yüzyılın başında Tire'de dini hayatı şekillendiren yapılardan biri olarak Tire Mevlevihanesi diğer mevlevihanelere ilaveten yaptırılır. TI. Abdülhamid döneminde Tire Kaymakamı olarak görev yapan Mevlevi Halil Rüştü Beyin öncülüğünde halktan toplanan bağışlarla önce arsası alınır, sonra da bina inşa edilir. Tire Mevlevihanesi ile ilgili detay bilgileri Süleyman Ergüner'in eserinde görmekteyiz. 1916 Tire büyük yangınında hasar görecek olan yapı bahçe içerisinden erkeklerin girdiği kapısı ve cadde tarafından kadınların giriş yapabileceği ikinci kapısı bulunmaktaydı. Bir merdiven yardımıyla kafesli mahfile çıkılan Mevlevihanenin oldukça geniş semahenesi bulunmaktaydı. Semahanenin iç duvarları mesneviden beyitlerle süslendiği gibi oldukça işlemeli, bezeme harflerle donatılmıştı. Ayrıca dar parmaklıkla çevrili olan bir başka mahfilde neyzen ve mutriblere de yer ayrılmıştı. Ülkenin en sıkıntılı yıllarında Tire Mevlevihanesinin talebeleri başlarındaki şeyhleri Hayrullah Efendi önderliğinde harp meydanlarına koşarlar. Kendisi de bir Mevlevi olan Sultan Mehmed Reşad'ın askerin maneviyatını arttırmak için gönüllülerden meydana gelen “Mücahidin-i Mevleviyye Alayı” Şeyh Hayrullah Efendi ve 46 öğrencisiyle 14 Mart 1916 tarihinde Filistin Cephesinin merkezi Şam'a ulaşırlar. 46 Tire Mevlevi talebesi toplam 1026 kişilik 46 farklı merkezden oluşan alayın Yenikapı (138), Konya (110), Bursa (67), Karahisar (63) talebelerinden sonra beşinci sırada en fazla gönüllü katılanı olarak tarihe geçerler. Tarihi kayıtlara Tire Büyük Yangını olarak geçecek 1916 yangınında şehrin neredeyse tamamına yakını hasar görünce Mevlevihanede nasibini alır. Mevlevihanenin bilinen tek şeyhi Hayrullah Efendi aynı yıl İzmir karantinada bir müddet kalır. Mevlevi müritlerinin ve halkın desteğiyle Mevlevihane onarımdan geçirilir. Bu süreç içinde Mevlevi zikirleri Cuma günleri bir başka Mevlevi zaviyesi olan Cazir?'de yapılır. eder. Bu tarihte tekke ve zaviyelerin kapatılması kararıyla birlikte kapanır. Mevlevihanenin bugünkü yeri hakkında Tireli bir başka mutasavvıf Lütfi Filiz hatıralarında, “Yolunuz Tire'ye düşecek olursa Uzun İrim Sok. 8 numaraya uğrarsanız eğer göreceğiniz apartmanın yerinde bir zamanlar Tire Mevlevihanesinin bulunduğunu düşünüp bir Fatiha da Hayrullah Baba için okuyun” Halvetiyye tarikatından doğup gelişen şubelerden birisinin adı Mısrıyye tarikatıdır. Mısırlı Niyazi (Niyazi-i Mısri) diye bilinen pir hazretlerinin sistemlerini geliştirdiği ve kendisinden sonra, kendi adı ile anılan Mısriyye tarikatının kurucusu Malatyalıdır. Mısri Mısır'da eğitim aldığından kendisine verilen bir lakaptır. Niyazi (k.s.) Hazretleri devrinin pek kâmil ve mükemmel bir velisiydi. (Babası (Nakşibendi tarikatı mensuplarından Soğancızade Ali Çelebi'dir. Niyazi-i Mısri önce zamanın ilimlerini mükemmel bir şekilde tahsil etmiş, daha sonra da meşrebine uygun bulduğu Halvetiye şeyhlerinden Malatyalı Şeyh Hüseyin Efendi (k.s.) adında bir zata intisab etmiştir. Şeyhinin bir müddet sonra başka bir yere göç etmesi üzerine Niyazi Hazretleri de Malatya'dan ayrılarak dört sene müddetle Diyarbakır, Mardin, Bağdat ve havalisinde dolaşmış, daha sonra Mısır'a gitmiştir. Mısır, Kahire'de Kadiriyye Tarikatı şeyhlerinden bir zattan icazet almakla beraber, Cami'ül Ezher Medresesinde de tahsiline devam etmiş ve zahir bilgilerini bir kat daha geliştirmiştir. Medrese ile tekkeyi birlikte yürüttüğü bir devir olan Mısır'da, her hususta gelişmesi ve yetişmesi için büyük bir azim ve gayretle çalışırken, Abdülkadir-i Geylâni (k.s.) Hazretlerinin manevi bir işareti ile Mısır'dan ayrılıp İstanbul'a gelmiş, Kadırga civarındaki Sokullu Mehmet Paşa Dergâhında, sonraları ziyâretgâh olan hücrede kalmayı tercih eylemiştir. İstanbul'a gelişleri 1056 (1646) tarihine rastlamaktadır. Burada uzun müddet kalmayan Niyazi-i Mısri Hazretleri Bursa'ya gidip Ulu Caminin yakınındaki bir medresede misafir olmuş, daha sonra Uşak'a s.335-342 giderek Şeyh Mehmed Efendi dergâhında irşad hizmetlerinde bulunmuştur. Bu arada devrin büyük mürşidlerinden Yusuf Sinan- ı Ümmi ile buluşmak nasib olmuş, bu zata intisabını yenileyerek birlikte Elmalı'ya gitmişlerdir. Bu son ve en kâmil mürşidinin yanında sülükünü tamamlayıp tekrar hilâfet aldıktan sonra, Şeyh Yusuf Sinan-ı Ümminin (k.s.) emri ile önce Uşak'a, daha sonra da Bursa'ya gelerek âdına nisbet edilen Mısrıyye Dergâhını kurup, tarikatının neşrine, taliplerinin yetiştirmelerine başlamıştır. Bursa'daki irşad hizmeti çok verimli olmuş, sağlığında yirmisekiz (28) müridinin sülükünü tamamlayarak hilâfet verilmiştir. Bursa'daki irşad hizmetlerinin devamı sırasında bazı halleri ulema ve ehli tasavvufun hoşuna gitmemiş, hakkında dedikodular hayli çoğalmış, resmi çevreler duruma müdahale etmiş ve bir defa Rodos'a, bir defa da Limni'ye sürülmüş, sürgün hayatı bitip tekrar Limni'ye gönderilerek 1105 (1693) senesinde sürgündeyken Limni'de hasretiyle yanıp kavrulduğu Cemal âlemine teşrif eylemiştir. * Mısriyye Tarikatının İstanbul, Bursa, Limmi, Atina, Selanik ve İzmir'de teşekkül eden varlıklarını arşiv kaynaklarından, Mehmed Şemseddin Efendinin Gülzar'ından ve Mustafa Kamil Dursun'un hatıralarından öğrenmekteyiz.” İzmir'de Mısrıye tarikatının iki dergâhı bulunmaktadır. Basmahane civarındaki Şeyh Mustafa tarafından kurulan ancak büyük vakıf gelirleri bırakan Şeyh Ali Efendi dergâhı* olarak 1984, İstanbul, S.151,152 Dergâhları, Tika, Ankara, 2015,s.61 bilinen dergâh ve daha sonraları Atinalı Şeyh Emin Efendi tarafından inşaa edilen Emin Efendi dergâhıdır.”! Bugün Basmahane semtindeki 1297 Sokakta bir türbe bulunmaktadır. Kapısında Şeyh Bedrettin yazılı olan türbe ile ilgili Vakıflar (Bölge (Müdürlüğünde o yaptığımız (araştırmada yetkililerden Şeyh Bedrettin'in büyük bir zat olduğundan başka bir bilgiye ulaşamadık. Ancak araştırmalarımızı derinleştirdiğimizde, Halveti Tarikatının Mısrıyye kolu şeyhlerinden Şeyh Bedreddin Efendinin Basmahane'deki Şeyh Ali Efendi dergâhında türbesi bulunmaktadır. Mısrıyye tarikatı ile ilgili yazılmış Osmanlı dönemi kaynaklarına indiğimizde karşımıza bambaşka bir gerçek çıktı. Bugün Şeyh Bedreddin'e ev sahipliği yapan yapının bulunduğu pafta Osmanlıda bir dergâh: Mısri Dergâhı... Niyazi-i Mısri'nin SL A. g.e.s.66 6l yolunda giden Halveti Tarikatının Mısriye koluna mensup. Dergâh, kayıtlarda Şeyh Ali Dergâhı olarak geçmektedir.İzmir Mevlevihanesinin ikinci şeyhi Nureddin Dedenin küçük oğlu Mustafa Hayreddin İndelen kendisiyle yapılan bir mülakatta yüzyılın başında İzmir'deki manevi mekânlardan bahsederken “Mısri Dergâhı Basmahane'deydi. Şeyhi Bedri Efendi idi.” demektedir. İzmirdeki bu ilk Mısriye dergâhı bugün milli hudutlarımızın dışında kalan Yunanistan'ın Mora adasından İzmir'e hicretle gelen İstefeli/Eğriboz'lu Şeyh Mustafa Efendi zamanında inşaa edilmiştir.”* Dergâhın kaç yılında yapıldığı ile ilgili kesin bir bilgi ve belge yok. Ancak Şeyh Mustafa'nın 1838 tarihinde vefatıyla ilişkilendirildiğinde dergâhın 1800'lü yılların ilk çeyreğinde yapıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dergâh her ne kadar Şeyh Mustafa tarafından yapılsa da daha sonra gelen Şeyh Ali tarafından vakfedilen gelirler ve bir vakfiyeye bağlanmasıyla 1843 yılında yeniden kendi mülkü üzerine yapılarak genişletilmiştir. Dergâhın yeri Şeyh Ali Vakfiyesinde “Çardakkapı (Çorakkapı) denen yerde Abdüllatif Cami-i Şerifi ittisalinde bulunmaktadır”İİ yapılmıştır. ifadeleriyle tesbiti Dergâh için vakfedilen akarlar aynı tarihli vakfiyede “Şeyh Ali Efendiye ait altı üstü dörder odadan ve arsadan oluşan evi, tekke inşası ve gelir getiren akar satın almak için 9500 kuruş nakit Haz. Mustafa Kara-Yusuf Kabakçı, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2016,s. 254 “ Mustafa Tatcı, Mevlüt Çam, Arşiv Beldelerine Göre Niyazi-i Mısri ve Dergâhları, Tika, Ankara, 2015,s.61 > VGMA Def.581/1 Sh.9 Sr.11 para, Salatinoğlu Mahallesinde bir ev, muhtelif yerlerde 216 adet zeytin ağacı, tekkenin de içinde bulunduğu 671 zira arsası Şeyh Ali Efendi tarafından vakfedilmiştir”© denilmektedir. Ayrıca Şeyh Mustafa'nın hanımı Ayşe Hatun ve Damadı Atinevi Ali oğlu Ahmet Sadık Bey tarafından da tekkeye gelir olmak üzere akar satın alınması için 3000 kuruş nakit para 25 Zilhicce 1255/28 Şubat 1840 tarihinde vakfedilmiştir.? Dergâh olarak geçen yüzyıllarda İzmir'in maneviyat hayatına renk katan yapının hemen yanında misafirhane bulunmaktadır. Muhtemelen bugün bir bankanın binası olan alanın da geçtiğimiz yüzyıllarda hazire olarak kullanıldığı düşünülebilir. Şeyh Ali Efendi Dergâhının dışarıdan görünüşü Yerel tarih araştırmacısı Abdülkadir Hazman, 1297 Sokağın arka kısmındaki Çorakkapı Camisinin yanından Altınpark'a kadar giden yol üzerinde bugün AVM olarak kullanılan dükkânların dergâhın haremlik-selamlık kısmı olduğunu ifade etmektedir. A.g.e, sh.9 “7 VGMA. Def.581/1 Sh.10 Sr.12 Dergâhla ilgili bilgiye Halit Ziya Uşaklıgil'in eserlerinde de karşılaştık. İzmirli yazar Halit Ziya Uşaklıgil “İzmir Hikâyeleri” ve “Kırk Yıl” adlı kitaplarında İzmir Mısri Dergâhından söz etmektedir. Uşaklıgil, Mısri Dergâhının, dedesinin konağının karşısında bulunduğunu birkaç yerde söyler. Halit Ziya (1866- 1945) çocukluk ve ilk gençlik yıllarını İzmir'de geçirmişti. O yıllara ait masum bir ilk çocukluk aşkından bahseder. Hiç tanımadığı bu küçük kıza duyduğu hisleri anlatır: "Bir cuma günüydü. Dedemin konağının karşısında Mısri Dergâhının ayin saatiydi. Ben evin kapısından henüz çıkmıştım. O da yanında lalasıyla beyaz merkebiyle geçti, hemen atladı. Gülümseyerek lalasına: Gördün mü lala, dedi; geç kaldık."İ Yazarımızın içinde bir şeyler kıpırdar. Bu küçük kıza vurulmuştur. "Ayinin sonuna kadar bekledim. Nihayet o tekrar göründü, önümden geçti." Kim olduğunu öğrenir. O İstanbul'dan yeni gelmiş vilayet ileri gelenlerinden birinin kızıdır ve her cuma Mısri Dergâhına gelmektedir.” “http://www.yeniasir.com.tr/yazarlar/mehmet.demirci/2012/11/23/izmi rde misri-dergahi, Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, İstanbul, 2008, s.231- İzmir'deki ikinci Mısrıyye dergâhı Atinalı Şeyh Emin Efendi tarafından inşaa edilmiştir. Şeyh Emin Efendi Şeyh Hasan Efendi silsilesinden gelmektedir.** Emin Efendinin kurucusu olduğu dergâhın konum itibarıyla şehrin hangi noktasında olduğu ile ilgili bilgi bulunmamaktadır. 1843'ten sonra yapıldığı söylenebilir. Elbetteki önümüzdeki yıllarda yapılacak araştırmalarda arşivlerimizden farklı bir belgenin gün yüzüne çıkması bize kesin ve net tarihleme yapmamıza yardımcı olacaktır. Şimdilik kaydı düşülmesi en doğru yaklaşım. Bugünkü bilgilerimize göre Şeyh Emin Efendi Dergâhının kurucu şeyhi Emin Efendinin vefatından sonra dergâh şeyhliğine oğullarından sırasıyla Şeyh Cemal Efendi ve kardeşi Muhyiddin Efendiler gelir. Muhyiddin Efendinin vefatıyla da Hafız Şeyh Ali Efendi gelecektir. “ Mustafa Tatçı, Mevlüt Çam, Arşiv Belgelerine Göre Niyazi-i Mısri ve Dergâhları, Tika, Ankara, 2015,S.66 Bahâeddin Nakşibend'e (6. 791/1389) nispet edilen tarikat. İslam dünyasında Kâdiriyye'den sonra en yaygın tarikat olan Nakşibendiyye, anavatanı Orta Asya*da Kübreviyye ve Yeseviyye başta olmak üzere hemen hemen diğer bütün tarikatların yerini almış, Arap yarımadası, mağrib ve aşağı sahrâ Afrika'sı dışında İslâm dünyasının hemen her bölgesine yayılmıştır.! İzmir'de Halidiye ve Gümüşhanevi kolunun yoğun şekilde faaliyetlerinin olduğu bilinmektedir. Özellikle Gümüşhanevi kolu Odunkapı Camiinde irşad faaliyetlerini yürütür. Naci Gündem hatıralarında konuyla ilgili şöyle demektedir. “Nakşibendi tarikatına mensup olanların muayyen bir dergâhları yoktu. Muhtelif evlerde veya müsait buldukları yerlerde toplantılarının yaparlardı. Fakat bu tarikatta ne müzik ve ne de bir zikir olmadığı için -Nakşilerdeki zikir gizli olduğundan- şekillerden uzak ve sesizce yapılırdı. Yine bilindiği gibi başta şeyhlerin ve etrafına halka halinde müritleri toplanırdı. Yalnız burada farklı olarak merasime başlanırken bilaistisna herkes gözlerini kapar ve şeyhin ikazıyla merasim bitince herkesin gözleri açılırdı. Böyle bir topluluğa küçük yaşlarımda iken ben de oturduğum için daha iyi biliyorum. Buraya mensup olanlar prensip olarak gösterişten uzak ve mahviyet sahibi oldukları için bu şekli tercih etmişler gibi geliyor bana.”“? “Il Hamid Algar, “Halidiye” TDVİA, C 32, İstanbul, 2006, 335-342 “2 Naci Gündem, Günler Boyunca Hatıralar, İzmir Büyükşehir Yayınları, İzmir, 2012, s.110 Damlacık yokuşunda bulunan, 18. yüzyılın ortalarında inşa edilen camii aynı zamanda Odunkapı Dergâhı olarak Nakşibendi Tarikatının Gümüşhanevi kolunun faaliyetlerine de ev sahipliği yapmıştır. Dergâh olarak kullanılışı 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra olmuştur. Gümüşhanevi kolunun kurucusu olarak gösterilen Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi'nin kısa bir süre de olsa gelip irşad vazifesinde bulunduğu dergâhın önemli şeyhlerinden biri de Demircili Hacı Mustafa Hilmi Efendidir. Ayrıca Gümüşhanevi kolunun İzmir'deki şeyhleri Hafız Esat Efendi, Seydiköy İmamı Hacı Ali Osman ve Derviş Dede de imamlık yapmıştır.63 Namazgâh Hamamının hemen bitişiğindeki Nakşibendi tekkesi tekke ve zaviyelerin kapatılması sürecine kadar hizmet vermiştir. Bu tekke aynı zamanda Mevlevihanenin kurucu şeyhi Hafız Halil Akif Dedenin de hafızlık ve manevi eğitimlerini aldığı mekândır. Bugün tekkenin yerinde Kemal Atatürk Ortaokulu yer almaktadır. © Odunkapı Camii İmamı Cengiz Arık görüşmeleri Dergâh/Tekkesi gösterilmekte.“* Nakşibendi tarikatının Halidiye Dergâhı Tire ilçesinde 19. yüzyılın ortalarına doğru Necip Paşa Kütüphanesinin hemen yan tarafında, İbni Melek Medresesine komşu olarak dönemin Baruthane Nazırı Gürcü Necip Paşa tarafından inşa ettirilmiştir. Elimizdeki 05.08.1856 tarihli “Necip Paşanın yaptırmış olduğu kütüphane hayratı vakfına, kütüphane bitişiğinde bin sekiz yüz kırk tarihinde yenileyip hizmete sunarak kütüphane vakfına eklemiş olduğu Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu dergâhı ile karşısında bulunan yemekhane ve şeyh bulunan kişilerin ikametine şart kılınmış olan bir evin zaman içerisinde duvarlarının sıvaları ve taban tahtaları ve sair mahalleri çökmüş ve yıkılmış olup tamire ihtiyaç duyulduğu ve bu tamirin beş bin kuruşa mal olacağının keşfen tespit olunduğuna dair? belge bize Halidiye Tekkesinin 1856 yılında faaliyete geçtiğini göstermektedir. Tekke ve zaviyelerin kanunla kapatıldığı 1926 yılına kadar faaliyetine devam etmiştir. Mal varlığına el konulduktan sonra satışa çıkartılan Halidiye Dergâhı önce Ermeni bir tüccar tarafından satın alınır. Tire halkının bu durumdan rahatsız olması üzerine şehrin ahalisinden Süleymanoğlu Ramiz Beye bu durum anlatılır. Ramiz Bey de Ermeniye biraz sitem, biraz da farklı bir yaklaşımla parasını ödeyerek Halidiye Dergâhının bulunduğu mekânı satın alır. Yanındaki küçük kulübecikte bir müddet kendisi de ikamet ettikten sonra yan tarafına bir minare ilavesiyle camiye dönüştürülür. Ancak mekânın Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından tamir ve tadilatına izin verilmeyince kaderine terk edilir. Tire Kur'an Hizmetleri Derneği tarafından Türkiye Diyanet Vakfına devri yapılan Halidiye Dergâhının bulunduğu kısım dört yıl süren hukuki mücadele sonunda dönemin Tire Müftüsü Gıyaseddin Bilici'nin gayretleriyle Türkiye Diyanet Vakfı tarafından temelinden yıkılarak bugünkü müftülük sitesi yapılmıştır.“ “5 Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıf Kayıtları Arşivi, VGMA-EV.MKTt- 00017.0244 nolu belge ““ Gıyaseddin Bilici ile görüşme 30.12.2018 İslâm dünyasının ilk tarikatlarından biri olan Rifaiyye tarikatı Ahmed er-Rifâi'ye (6.578/1182) tarafından kurulmuştur. Tarikat günümüzde Türkiye'de Rufâiyye şeklinde de söylenmektedir. 512'de (1118) Irak'ın güneyindeki Batâih bölgesinde Ümmüabide Köyünde doğan Ahmed er-Rifâi önce Ebü'l-Fazl Ali el- Vâsıti'den, daha sonra dayısı Mansür el- Batâihi'den hilâfet aldığı için Rifâiyye'nin Hz. Ali'ye ulaşan iki silsilesi bulunmaktadır. Rifâiyye'nin XII. yüzyılda teşekkül eden tarikatlar arasında kuruluşunu tamamlayıp teşkilâtlanan ilk tarikat olduğunu söylemek mümkündür. İbn Battüta 732-734 (1332-1334) yıllarında dolaştığı yerlerden Kuzey Anadolu, Amasya, İzmir, Bergama ve Macar adlı bir Türkistan şehrinde Rifâiyye mensuplarından söz etmektedir. XIX. yüzyılın sonlarında Endonezya'dan Hindistan, Afrika ve Balkanlar'a kadar hemen hemen bütün İslâm dünyasına yayılmış olan Rufâiyye günümüzde Mısır, Suriye, Yemen, Irak, Türkiye ve Balkan ülkelerinde varlığını sürdürmektedir. Rufâiyye tarikatının esasları Ahmed er-Rufâi tarafından tesbit edilmiştir.97 “TMustafa Tahralı,“Rifaiyye”,TDVİA,C.35, İstanbul, 2008, s. 99-103 İzmir'in fethinde Aydınoğlu Umur Beyin komutanlarından Seyyid Mükerremeddin tarafından 1317 tarihinde kurulan zaviye aynı zamanda İzmir'deki ilk dergâhlardan biri olma özelliğini taşır. Seyyid Mükerremeddin'in bulunduğu türbe etrafında odaklanan dergâh, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar İzmir'deki Rufai dergâhlarının en büyüğü olarak şehirdeki dergâhların asitanesiydi. Dergâh türbe, tevhidhane, hamam, aşevi, türbedar meskeni ve hazireden oluşmaktadır. Dergâh faaliyette olduğu asırlar boyu Türk-İslam nüfusun yerleşim alanının merkezinde kalmış, aynı zamanda dini, sosyal, kültür hayata çok büyük katkılar sağlamıştır. İşgal yıllarında da faaliyetine devam etmiş, adeta halkın moral değerlerini yeniden ayağa kaldırmıştır. O yıllara ait Hüseyin Hüsnü imzasıyla Sada- yı Hak gazetesinde “Emir Sultan Dergâhında bir ayin-i şerif” yazısı yayınlanmıştır. Emir Sultan Zaviyesi yerleşim planı? “S Sada-yı Hak Gazetesi, 26 Mayıs 1317/1921, sayı, 368 © Ertan Daş, İzmir'de Üç Türbe, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt/Volume: XXI, Emir Sultan Zaviyesi bir Rufai Dergâhı olduğu kadar, Mevlevi, Bektaşi, Sa'diye Dergâhı özelliklerini de bünyesinde cem etmiştir. Say/Number:1, Nisan/April 2012, 49-69 İkinci Beyler Sokağında yer alan dergâh özellikle 19. yüzyılda öne çıkmış olup hem Mevlevi hem de Rufai şeyhi olan Türk sanat müziği ve Mevlevi müziğinin üstatlarından Rakım Elkutlu'nun tedviren görevlendirildiği Rufai dergâhıdır.” Kaynaklarda söz konusu ismi geçen İkinci Beyler'deki bu dergâh daha ziyade entelektüel, sanat ve fikir adamlarının ziyaret ettiği bir dergâh olarak hizmet eder. Bu dergâhtan geriye hiçbir eser kalmamıştır. İzmir Mevlevihanesi ile ilgili çıkan bir eserde Mevlevihane şeyhinin oğlu Mustafa Hayreddin İndelen “Rakım Elkutlu Rufai şeyhiydi. Kendisi akrabamızdı. Dergâh Elhamra Sineması arkasındaydı””! demektedir. Elhamra Sinemasının arkasında olduğunu bildiğimiz dergâhla ilgili araştırmalar konuya farklı bakış açıları kazandıracaktır. Rufai Dergâhının yerinde bugün işhanı bulunmaktadır. Bekir Sıtkı Sezgin, “Elkutlu Mehmet Rakım”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 7! Mustafa Üzel, İzmir Mevlevihanesi, Ankara, 2018,s.130 Mustafa Fariğ Efendi tarafından yaptırılan Rufai Dergâhı Kadifekale'nin alt kısmında yer alan Rum Mahallesinde olup Rufai dergâhı olarak uzun yıllar kullanıldı. Hemen yan kısmında bulunan haziresinde Mustafa Fariğ Efendinin kabri de bulunmaktaydı. Naci Gündem “Günler Boyunca Hatıralar” isimli eserinde muhtemelen bu dergâhtan bahsetmektedir. Adını vermediği dergâhtan “Mevlevi tekkesi yakınlarında Rufailerin de bir tekkesi vardı”? demektedir. Aşağıda bulunan Emir Sultan Dergâhının da Rufai dergâhı olduğu düşünülse de Mevlevihane ile arasında mesafenin oluşu Naci Gündem'in bahsettiği tekkenin Mustafa Fariğ'in Tekkesi olması ihtimalini daha güçlendiriyor. Yine de ihtiyati olarak bakılmalıdır. Konu, üzerinde araştırmanın derinleştirilmesiyle, büyük ölçüde de Mustafa Fariğ Dergâhının ve haziresinin bulunması ile netlik kazanacak. Naci Gündem, Günler Boyunca Hatıralar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, İzmir,2002s.111 18. asırdan itibaren başta İstanbul olmak üzere Anadolu'daki tarikatlardan biri de Sa'dilik olmuştur. Sa'dilik Kudüs yakınlarında doğup, Şam'da vefat eden Sa”deddin-i Cibavi Şeybaniyye'nin bir kolu olan Sa'dilik; Aciziyye, Tegallübiyye, Vefaiyye ve Selamiyye isimleriyle dört ana şubeye ayrılmıştır. “İstanbul dışında Bursa, Kastamonu, İzmir, Edirne, Tekirdağ gibi şehirlerde Sa'diliğe ait tekkelerin faaliyetleri görülmektedir.”73 Yrd.Doç.Dr.Hüseyin Kurt'un makalesi bize Sadiye tarikatının İzmir'de faaliyetlerinin olduğunu gösteriyor. Aslında Sa'diye tarikatının büyüklerinden ve İzmir halifelerinden ikisinin Emir Sultan zaviyesindeki kabirleri de bu bilgiyi teyid etmektedir. Ancak bugüne kadar gerek makale yazarı gerekse tasavvuf uzmanlarınca İzmir'de Sa”diye tarikatının dergâhından bahsedilmemesi, sadece faaliyetlerinin ifade edilişi ister istemez İzmir”de dergâh olmadığını düşündürüyor. Hüseyin Kurt, “Sa'diliğin Anadolu'ya Gelişi ve Bazı Sa'di Tekkeleri”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fak., sayı 13, 2004, s.85-125 İzmir'in manevi hayatına renk katan tarikatların başında gelen ve en eskilerinden biri olan Kadiri Tarikatıdır. Bugünkü İkiçeşmelik Yağhaneler Sokağı, Pazaryeri Salı Tekkesi ile Bormova merkezde Hacı Osman Darü”l-Kurra'sında irşad faaliyetleri yürüten tarikat, İslâm coğrafyasının ilk ve en yaygın tarikatıdır. “Büyük İslam âlimlerinden Abdülkâdir-i Geylâni”ye Abdülkâdir-i Geylâni”ye nisbet edilen Kâdiriyye Irak başta olmak üzere İslâm dünyasının hemen her tarafında yayılmıştır. Kâdiriyye en yaygın tarikat olmasını, Abdülkâdir-i Geylâni'nin çocuklarının babalarının ilmine ve mânevi mirasına sahip çıkarak onun yolunu devam ettirmelerine borçludur. Geylâni torunları İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine giderek hem köklü ve geniş aileler oluşturmuşlar hem de Kâdiriyye'nin yayılmasını sağlamışlardır. Abdülkâdir-i Geylâni'nin Moğol işgali sırasında yıkılan medrese ve tekkesi Kanüni Sultan Süleyman tarafından 941'de (1534) Mimar Sinan'a yeniden yaptırılmış, Bağdat'a nakibüleşraf olarak Abdülkâdir- i Geylâni soyundan bir zat tayin edilmiştir. Kâdiri kaynaklarında soyunun baba tarafından Hz. Hasan, anne tarafından Hz. Hüseyin'e ulaştığı kaydedilen Abdülkâdir-i Geylâni'nin diğer bazı çocukları babalarının vefatından sonra çeşitli bölgelere giderek tarikatı yaymışlardır. Kâdiriyyeyi Anadolu'ya XV. yüzyılda Hacı Bayrâm-ı Veli'nin müridiyken onun emri üzerine Hama'ya gidip Abdülkâdir-i Geylâni'nin soyundan Hüseyin el-Hamevi'den hilâfet alan Eşrefoğlu Rümi getirmiştir. Kâdiriyyenin Eşrefiyye kolunun piri olan Eşrefoğlu Rümi'nin kurduğu tarikat geniş bir alana yayılmayıp İznik-Bursa çevresiyle sınırlı kalmıştır. Kâdiriyye XVIL yüzyılda tarikatın Rümiyye kolunun piri İsmâil Rümi'nin faaliyetleri sonucu başta İstanbul olmak üzere Anadolu ve Balkanlar'da yaygınlık kazanmıştır. İsmâil Rümi”nin İstanbul- Tophane'de kurduğu tekke diğer bölgelerde açılan Kâdiri tekkelerinin merkezi olma fonksiyonunu da üstlenmiştir. Kâdiriyye tarikatının çeşitli kollarında toplu zikir farklı şekillerde icra edilmektedir. Zikir cehri olup semâ ve devrana önem verilir.” İzmir'deki Kadiri tarikatının tekkelerinin en eski olanı Namazgâh Pazaryeri'nde bulunan “Salı Tekkesi” diye tanınanıdır. O dönem basınına yansıyan bilgilerine göre zikirler salı günü öğleden sonra yapıldığından bu dergâh ismini de bu özelliğinden almış olsa gerek. Bazı kaynaklarda tekke “Pazaryeri Tekkesi” olarak da geçmektedir. İzmirli yazar Şehabettin Ege “Eski İzmir'den Anılar” kitabında İzmir'deki tekkeler hakkında bilgi verirken, "Büyük amcam Kadiri Şeyhi Cemaleddin Efendi'nin Pazaryeri civarındaki tekkesinde ayinler salı günü öğleden sonra yapılırdı ve bu tekkeye "75 "Salı Tekkesi" ismi verilmişti"? ifadesini kullanır. Naci Gündem, İzmir'deki Kadiriyye tarikatı dergâhından söz ederken, "Kadirilerin tekkesi, İkiçeşmelik civarında Yağhane Sokağındaydı"79 diyerek dergâhla ilgili net bilgi vermektedir. Kadiri tarikatının dergâhlarından biri de Salepçioğlu Caminin bitişiğindeki medrese. Maalesef bugün yerinde farklı yapılar yer almaktadır. 7” Nihat Azamat, “Kadiriyye”, DİA, c. 24, İstanbul, 2001, s.131-136. 7” Şehabettin Ege, Eski İzmir'den Anılar, İzmir Büyükşehir Yayınları, İzmir, 2002, s.43 7”6Naci Gündem, Günler Boyunca Hatıralar, İzmir Büyükşehir Yayınları, İzmir, 2012, s.110 TU İzmir'deki bir başka Kadiri Dergâhı Bornova merkezdeki Hacı Osman Darü”l-Kurra”sıdır. Ergene Mahallesi, 452 Sokak, 13 nolu yapı Hüseyin İsa Bey Caminin hemen güney kısmında yer almakta olup Vakıflar Genel Müdürlüğünün 35.04.01/4 dosya envanterinde kayıtlıdır. Vehbi Günay “Bornova Osmanlı Kitabeleri” kitabında Hasan Arıcan ile Tuncer Baykara referanslı “Caminin (Hüseyin İsa Bey) kıble yönünde bulunan Hacı Osman Darü”l-Kurra'sının bir dönem Kadiri tarikatına ait bir dergâh olarak kullanıldığı”? ifadesini pekiştirmektedir. Bu da bize Kadiri Tarikatının İzmir'de faaliyet gösteren tarikatlar içinde yaygın olduğunu göstermektedir. Zira İkiçeşmelik, Namazgâh ve Bornova'da olmak üzere merkezde üç yerde tarikatın dergâhı bulunmaktadır. a Dergâh olarak kullanılan Darü'! Kurra Medresesi”* 2013,s.168 Üniversitesi Yayınları, İzmir, 2013, s.87 Halveti tarikatından çıkan Anadolu'da oldukça yaygın tarikatlardan biri olan Uşşakiyye, Halvetiyye-Ahmediyye tarikatının Hüsâmeddin Uşşâki'ye (6. 1001/1593) nisbet edilen bir koludur. “Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin'in tesis ettiği Halvetiyye'nin orta kolu Ahmediyye tarikatının dört ana şubesinden biridir. Hüsâmeddin Uşşâki'nin şeyhi Emir Ahmed Semerkandi vasıtasıyla (o Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin'e ulaşır. Bazı kaynaklarda (OHüsâmeddin Uşşâki'nin gençlik döneminde Kübreviyye'nin Oo Nurbahşiyye (o koluna intisap ettiği kaydedilmektedir. Bu intisap, muhtemelen ya memleketi olan Buhara'da veya daha sonra uğradığı Herat ve Meşhed dolaylarında ya da Anadolu'da gerçekleşmiştir. Bursa, Balıkesir ve Uşak civarında Kübreviyye tarikatının az sayıda mensubu bulunduğu Okaynaklarda o zikredilmektedir. Bundan dolayı Uşşâkıyye'nin Nurbahşiyye ile Halvetiyye'nin karışımından ortaya çıktığı söylenebilir. Nazilli, Edirne, Keşan, Gelibolu, Çanakkale, Gümülcine, Filibe, Belgrad, Peç, Budin, Tımışvar, Kandiye Uşşâki tekkelerinin görüldüğü yerlerdir. Evliya Çelebi, Kahire'de mahmil-i şerif alayına katılan tarikat erbabını sayarken Uşşâki dervişlerini de zikreder, Halep'te de bir Uşşâki tekkesi olduğunu söyler.” İzmir'de Cumhuriyet öncesi kayıtlara yansıyan Tekke ya da dergâh görülmemektedir. ” Mahmut Erol Kılıç, “Uşşakıyye” TDVİA, c.42 İstanbul, 2012, s. 232-233 İslam âleminde en yaygın tarikatların başında gelen Halvetiyye tarikatı Ömer el-Halveti'ye (6.800/1397-98) nisbet edilmektedir. Hazar Denizinin güneybatısında bulunan Geylân bölgesindeki Lâhicân'da doğup büyüyen Ömer el-Halveti, İbrâhim Zâhid-i Geylâni'nin halifesi olarak Hârizm'de irşad faaliyetinde bulunan amcası Ahi Muhammed Halveti'ye makamına geçmiştir. Ömer el- Halveti, daha sonra Karakoyunlu hâkimiyetinde bulunan Tebriz'e giderek irşad faaliyetini sürdürmüştür. Tarikat silsilesi, Ahi Muhammed vasıtasıyla İbrâhim Zâhid-i Geylâni”ye nisbet edilen, ancak kurumlaşmış bir tarikat halini almayan Zâhidiyye silsilesiyle birleşir. Silsile, İbrâhim Zâhid-i Geylâni'nin halifesi Sadreddin Erdebili”de Safeviyye, Ömer o el-Halvettde (Halvetiyye (tarikatına dönüşmüştür. oSafeviyye'den Bayramiyye, Bayramiyye'den Celvetiyye tarikatı doğmuş, kendisinden birçok şubenin meydana çıktığı Halvetiyye ise İslâm dünyasının en yaygın tarikatı olmuştur. Halvetiyye tarikatı Azerbaycan'da kurulmuş, gelişmiş ve buradan Anadolu'ya, Anadolu'dan da Balkanlar, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Sudan, Habeşistan ve Güney Asya'ya yayılmıştır. Halvetiyye Anadolu'ya Sadreddin Hiyâvi'nin halifelerinden Amasyalı Pir İlyas tarafından getirilmiştir. Yahyâ-yı Şirvâni'nin en önemli halifeleri Dede Ömer Rüşeni, Rüşeni'nin ağabeyi Alâeddin Ali, Pir Şükrullah Ensâri, Habib Karamâni, Muhammed Bahâeddin Erzincâni ve Ziyâeddin Yüsuf Şirvâni”dir. Halvetiyye tarikatında müridin her gün tek başına okuduğu zikirler, dualar ve virdler vardır. Bunlar haftanın günlerine göre değişir. Halvetiyye'de nefsin kötülükten ve günahlardan arındırılması esastır. Bunun yolu da dille, kalple, ruhla ve sırla yapılan zikirdir. Halveti (o tekkeleri (o 1925'te (o Türkiye'de O tekkelerin kapatılmasıyla faaliyetlerine resmen son vermişlerse de bazan gizli, bazan açıktan zikirlerini icra etmeye devam etmişlerdir. Bu tarikatın birçok kolu bugün Türkiye, Suriye, Mısır, Balkanlar ve Kuzey Afrika ülkelerinde faaliyetlerini sürdürmektedir.“* Şeyh Camisi, Konak İlçesi, Altınordu Mahallesi, Namazgâh semtinde, 961 Sokak nihayetine isabet eden bir yerde Yıldırım Kemal Bey İlköğretim Okulu ile Seyyid Mükerremeddin Türbesinin yanında bulunmaktadır. Evliya Çelebi buradan “Şeyh Mustafa Efendi Camii”! diye bahsetmektedir. Şeyh Cami Ankara Vakıflar Genel Müdürlüğünde bulunan Evasıt-ı Safer 1055 (Nisan 1645) tarihli vakfiye kaydına göre Halveti şeyhi ve İslam evliyalarının meşhurlarından Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdayi Efendi Hazretlerinin halifelerinden Şeyh Mustafa Efendi tarafından yaptırılmıştır. Aziz Mahmud Efendi fukarasına meşrut (yani bu fakirlerin kullanması şartıyla yapılmış) olan bir cami ve tekkeden müteşekkil idi.*? Tekke Halvetiliğin İzmir'deki en eski tekkelerindendir. Zengin bir vakıf akarı bulunan Şeyh Cami vakfiyesine rağmen tekke ve zaviyelerin yasaklanıp kapatılmasıyla mal varlığına el konulmuştur. 1925 tarihinden sonra kaderine terk edilerek binası “TDV İslam Ansiklopedisi, Halvetiyye maddesi, madde yazarı: Süleyman Uludağ, C.1 5,İstanbul,1997,s.395 5! Kent ve Seyyah, Evliya Çelebi'nin Gözüyle İzmir ve Çevresi (Haz.: Abdullah Temizkan, Mertcan Akan), İzmir 2013,5.34-35 “Münir Aktepe, “İzmir Yazıları, Camiler, Hanlar, Medreseler, Sebiller” İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, İzmir,2003,s.93 yıkılmış, medresesi yine el değiştirerek özel sektörün eline geçmiştir. Evliya Çelebi meşhur Seyahatname'sinde bu camiye uğradığını ve “İzzet-i ikramdam kimesnedir.” diye bahsettiği Şeyh Mustafa Efendinin o tarihte (1671) sağ olduğunu bildirmektedir. Şeyh Camisi bir zamanlar ihtiyaç fazlası denilerek ibadete kapatılmış ve 1946 yılına kadar Devlet Demir Yolları deposu olarak kullanılmıştır. Aynı yıl bir dernek vasıtasıyla esaslı bir şekilde onarılarak 1947 yılında tekrar ibadete açılmıştır." Caminin güney batı köşesinde türbeyi andıran ve kapısı avluya açılan bir odada Şeyh Mustafa Efendi ve hanımının mezarı bulunmaktadır.85 Her iki mezarın da kitabesi yoktur ve görünüş itibarıyla son zamanlarda yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu bilgilerden çıkardığımız sonuç şudur: Şeyh Camisi Halveti Tekkesi 1671 yılında faal idi. Tekkenin banisi ve şeyhi Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin halifesi Şeyh Mustafa Efendi idi. Mezarı ise caminin bitişiğindeki türbededir. Münir Aktepe, caminin bir haziresi olduğundan bahsetmektedir. Ancak günümüze ne tekke binası ne de hazire kalmıştır. Hazire 1955 yılından sonraki bir zamanda kaldırılmıştır.89 Ama her nasılsa bu taşlardan hiç olmazsa bir kısmı cami avlusundan yok edilmiştir.“ Caminin haziresi mevcut olsaydı İzmir'deki Şeyh Camisi Halveti Tekkesinin tarihçesi ve bu tekkenin önemli şahsiyetleri “4“Kent ve Seyyah: Evliya Çelebi'nin Gözüyle İzmir ve Çevresi” a.g.e. s.34-35 “Mehmet Ozan Semerci, “İzmir'in Hazireleri”, Türk Ocakları İzmir Şubesi Yayınları, İzmir 2004,s.61 “© Mehmet Ozan Semerci, a.g.e. s.6l 9'Gül Tuncel,“Batı Anadolu Bölgesinde Cami Tasvirli Mezar Taşları”,s.48 $ Mehmet Ozan Semerci, a.g.e. 5.61 hakkında hatırı sayılır bir bilgiye ulaşabilecektik. Ondan da mahrum kalmışız. medrese ve türbeden meydana gelmektedir. Tire'deki birçok camide olduğu gibi başlangıçta zaviye olarak düşünülen yapı daha sonra camiye dönüştürülmüş olup bulunduğu konumdan dolayı halk arasında Toptepe Camii olarak da bilinir. Evliya Çelebi tarafından Seyahatname'de bahsedilen zaviyenin 1570 tarihli bir de vakfiyesi bulunmaktadır. Ege bölgesindeki Halvetiliğin önemli merkezlerinden olan Tire'deki Halveti zaviyelerinin başında gelir. Halveti zaviyesi olarak hizmet veren yapıya ismini veren Molla Çelebi bölgenin tanınmış Halveti şeyhlerindendir. Yine bölgedeki Halvetiliğin güçlü isimlerinden 2. Selim'in hocalarından Tavil Ahmet Paşa da zaviyenin şeyhlerindendir. Kabri zaviyenin hemen yanında olup mezar kitabesi bulunmaktadır. İpekçiler Mahallesinde yer alan zaviye 2. Murat döneminde yaşamış Derviş Beyazıt'ın oğlu Derviş Ali tarafından 15. yüzyılda yaptırılmıştır. Zaviyenin hemen kuzeyinde medresesi bulunan Derviş Ali Zayiyesi Halvetiliğin Tire'deki noktalarından birisidir. Vakıf arazileri de bulunan zaviye Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar Halvetiliğin merkezlerinden biridir. Tire?'deki camiye dönüşen yapılar topluluğu arasındadır. Halvetiliğin devletin üst düzeyinde yer alan isimlerinden Molla Ali Arabi tarafından 1492 yılında yaptırılan cami aynı zamanda medresesi, hamamı ve çeşmelerinden meydana gelen tam bir külliye görüntüsündedir. Tire'de Halvetiliğin en büyük merkezlerinden birini teşkil eden cami babasının vefatından sonra Abdülbaki tarafından hizmete devam etmiştir. Medrese ve tekkelerin kapatılması sonrası kaderine terk edilen yapı maalesef yıkılmış, çok az kısmı ayakta kalabilmiştir. 2015 yılında yeniden restorasyona alınan külliye topluluğu Tire'deki manevi yıldızların yetiştiği mekân olması açısından son derece önemlidir. Aydınoğlu Beyliğinden Umur Beyin torunu olan Alaeddin Sultan tarafından yaptırılan zaviyenin erken dönem Halveti zaviyeleri içinde önemli bir yeri vardır. Arşiv kayıtlarında ismi “Hoca Alaeddin”, “Şeyh Alaeddin”, “Seyyid Alaeddin”, “Alaeddin Halveti” gibi farklı isimlerle anılmakta olup Tire halkı tarafından “Alaman Dede” olarak bilinir. Halvetilik onunla Tire'de köklü bir yapıya kavuşur. Alaeddin Sultan zaviyesinin Molla Çelebi, Şeyh Abdülkerim, Şeyh Abdülvahap gibi önemli talebeleri Halvetiliği Tire'de yayan simalardır. Evliya Çelebi, Sultan Alaeddin”den “Şeyh Alaeddin Seyyid Şerif namıyla bilinen dünya çapında değer biçilemeyen ilim deryası âlimlerden daha nice ciltli, kabul edilmiş, çok değerli ve her ilim dalında sevilen eserleri vardır. Ulema-yı hasbi üzere sorun çözen bir eseri vardır. Ve (...X(....(....) onundur. Ulema arasında methedilen kitaplardır.(...) tarihinde ölmüş olup, Tire içerisindeki mezarlıkta gömülmüştür”” şeklinde bahsetmektedir. Sultan Alaeddin Zaviyesi de mescide dönüşmüş yapılar arasındadır. 1926 yılına kadar Halvetilik tarikatının Tire?'deki manevi mekânları arasında olup aynı yıl kaderine terk edilirken vakıfları da özel sektöre satılmıştır. Halvetiyye tarikatının Şâbân-ı Veli”ye (6. 976/1569) nisbet edilen kolu. Halvetiyye tarikatının dört ana kolundan (Cemâliyye, Ahmediyye, Rüşeniyye, Şemsiyye) Cemâliyye'nin bir şubesidir. I. Bayezid devrinde İstanbul'a gelip kendisine tahsis edilen Kocamustafapaşa Dergâhında irşad faaliyetine başlayan Cemâl-i Halveti tarafından kurulan Cemâliyye, Sünbüliyye ve Şâbâniyye adlı iki büyük kola ayrılmıştır. Cemâl-i Halveti'nin halifelerinden Sünbül Sinan'a nispet edilen Sünbüliyye İstanbul merkezli bir tarikat olma özelliği taşırken seyrü sülükünü Bolu'da Cemâl-i Halveti'nin diğer halifesi Hayreddin Tokadi'nin yanında tamamlayan Şâbân-ı Veli memleketi Kastamonu'da faaliyet göstermiştir. Şâbâniyye tarikatı, XVI. yüzyılda çevre illerde yayıldıktan sonra XVIL. yüzyılda İstanbul'da temsil edilmeye başlanmıştır. Şâbâniyye bu yüzyıldan itibaren Anadolu ve Balkanlar?dan Suriye, Hicaz, Mısır, Kuzey Afrika ve Hindistan'a kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Şâbâniyye tarikatında cehri zikir esas olmakla birlikte kısmen hafi zikir de uygulanmaktadır. Zikir esnasında ilâhiler “Kent ve Seyyah, Evliya Çelebi'nin Gözüyle İzmir ve Çevresi-I, (Haz. Abdullah Temzikan, Mertcan Akan) Ege Üniversitesi Yayınları, 2013, İzmir. C.1.s.120 eşliğinde ney, kudüm, def gibi müsiki aletleri kullanılabilir. Toplu zikirler kuüdi olarak başlar, kıyâmi ve cehri olarak devam eder.” 20.yüzyılın başında İzmir'deki Halveti Tarikatının Şabaniye kolunun şeyhi Hacı Rıza Efendiydi. Dergâh olarak kullanılan bina ise Sultaniye Mahallesindeydi. 2. Sultaniye Mahallesi Kadifekale eteklerindeki Nüzhetgah adıyla kurulmuş (1885), 1905 yılında ismi Sultaniye Mahallesi olarak değişmiştir. Mahalle hızlı büyüme sonunda 1.Sultaniye, 2. Sultaniye, 3. Sultaniye, 4. Sultaniye ve 5. Sultaniye olmak üzere beşe bölünmüştü.?! 1937 yılında tarihiyle problemli, ecdadıyla mesafeli idarecilerin aldığı kararla bu defa 1. Sultaniye”ye Tınaztepe, 2. Sultaniyeye Kocatepe, 3. Sultaniye'ye Duatepe, 4.ve 5. Sultaniye”ye de Çimentepe ismi verilir. Cumhuriyet öncesi Sultan Abdülhamid'e atfen 2. Sultaniye Mahallesi olan bugünkü Kocatepe Mahallesinde eğitime oldukça önem veren Şeyh Hacı Rıza, dergâhın bir kısmını özel okul haline dönüştürerek Şabaniye Mektebi yaptı. 1911 yılında 200 çocuğun aynı zamanda öğretmenliğini de Şabaniye şeyhi olarak bizzat Hacı Rıza Efendi vermekteydi.” “TDV İslam Ansiklopedisi, Şabaniyye maddesi, madde yazarı; Mustafa Tatcı, C.38, İstanbul,2010,s.211-215 “Erkan Serçe, İzmir'de Muhtarlık Teşkilatının Kurulması ve İzmir Mahalleleri, 1999, s.18 “Sadiye Tutsak, İzmirde Eğitim ve Eğitimciler, Kültür Bakanlığı, Ankara,2000, s.230 18. Asırdan itibaren başta İstanbul olmak üzere Anadolu'da tasavvuf kültürünü yayan tarikatlardan biri de Şazeliyye olmuştur. Adeta tarikatlar mozaiğinin yaşandığı Batı Anadolu'nun bu kültür şehrinde Anadolu'nun birçok şehrinde karşılaşılamayan farklı bir tarikat olan Şazeliyye tarikatının dergâhı görülmektedir. Bugün Cumhuriyet Mahallesi sınırları içinde kalan Osmanlı döneminin Sinne Mahallesi hudutlarında faaliyet gösteren dergâh, Şâzeli şeyhlerinden ve Il. Abdülhamid'in şeyhi olarak da bilinen, Beşiktaş Şâzeli Dergâhı postnişini Muhammed Zâfir el-Medeni Buna göre, dergâhın bu tarihten önce de mevcut olduğunu ama anılan tarihte belki bir tamire ya da yeniden inşâya ihtiyaç duyulduğunu çıkartabiliriz. Nitekim dergâhın postnişinine 14 Eylül 1299 (1883) tarihinden itibaren maaş bağlanmış olması”, dergâhın en azından 1299/1883'den itibaren faal olduğunu göstermektedir. Tire Şâzeli Dergâhına dair bilgilere, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde ve Milli Kütüphane Başkanlığı Şer'iyye Sicilleri Arşivi'nde yer alan belgelerde rastlamaktayız. Bu belgelerin muhtevaları, dergâhın kuruluş ve vakfiyesine dair bilgiler, dergâh şeyhi hakkındaki bilgiler, dergâh şeyhinin maaşı ve dergâha tahsis edilen taâmiyeye dair yazışmalardan oluşmaktadır.” Tire Şazeliye dergâhı ile ilgili bir başka bilgiye A. Munis Armağan'ın, Devlet Arşivlerinde Tire başlıklı kitabında rastlamaktayız. “Tire'nin Karahasan Semtinde yer alan tekkenin banisi kayıtlarda, Sinne Mahallesinde Esseyyid Şeyh Mehmet Safer (“Zafir” olması gerekir.| Efendinin bina eylediği Şazeli Dergâhı ifadesiyle yer almaktadır. Yine kayıtlarda Aydın Vilayeti idare meclis azası Abdulkadir Paşanın, tekkeye zeytin bahçesi vakfı görülmektedir. Halen Vakıflar Bölge İşletmesi elinde Şeyh Şazeli Dergâhına ait vakıf (arazi) gelir kalemi bulunmaktadır.”?* Elimizdeki kayıtlara göre Şazeli Dergâhının şimdilik bilinen tek şeyhi Muhammed Rihali Efendi olup, Sultan Abdülhamid'in de şeyhi olan Beşiktaş Şazeli Dergâhı şeyhi Muhammed Zafir el- Medeni”nin halifesidir.?” 1299/1883 senesinden başlayarak 1326/1910 senesine kadar olduğunu takip edebildiğimiz Tire Şazeli Dergâhının 1910”dan sonraki tarihi hakkında şimdilik elimizde bilgi bulunmadığı gibi, bugünkü Tire'de dergâha ait herhangi bir bina ya da kalıntısına da rastlanmamaktadır. 98 “S“Ahmet Murat Özel, “Tire Şazeliye Dergâhı”, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, 2015, İstanbul, sayı 2, s.82 9“ A. Munis Armağan, Devlet Arşivlerinde Tire, s. 184. İstanbul; Kitabevi Yayınları, 2006, 1, 309. “8 Ahmet Murat Özel, “Tire Şazeliye Dergâhı”, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, 2015, İstanbul, sayı 2, 5.82 3.BÖLÜM